İnsan yaşlandıkça, bir çok şey anılarda yaşamaya başlıyor. Kaptan Oktay Sönmez de, neredeyse yaşamının yarım yüz yıla yakın bir kısmını denizlerde geçirdiği anılarını “Anılarda GemilerUfkun Ötesinde Kayboldular” adlı kitabında toplamış. Aman yalnış anlaşılmasın; anılarını bir kitapta topladı diye, kendisini tanımadığım değerli kaptanımızın yaşlandığını ifade etmek istemiyorum. Haşa… Ne haddime. Zaten, yazarımızın kitapta verilen kısa özgeçmişini okuyunca, yaptıkları ve yapacakları ile hala çok genç olduğunu hemen anlıyorsunuz. Aslında kaptanımız, bu yapıtı ile denizcilerin hiç yaşlanmayacaklarını kanıtlıyor.
Kitap, Türkiye İş Bankası tarafından yayınlandı. Ben de bir tanesini edindim. Meraklısına tavsiye ederim. Kitap, “Köprü Üstündeki Adam”a uzanan bir fener gemisinin; Ambrose’un öyküsü ile başlıyor. Fener gemisi Ambrose: yazarın tanımıyla, karanlığın içindeki gülümseme… Kim, karanlıkların verdiği sıkıntılar ile boğuşurken, uzaktan kendisine yol gösteren bir ışık aramaz. Aslında katlanılan sıkıntılardan sonra, size yol gösteren bir ışık kaynağı bulabiliyorsanız, o kaynak sizin için bir ışık kaynağı olmanın ötesinde bir “nur” kaynağı haline dönüşür. İşte Ambrose da inşa edildiği l908 yılından, yerini teknolojiye yenilip, otomatik ışıklı bir şamandıraya devrettiği 1964 yılına kadar, New York Limanının ağzında bütün gemicilere karanlığın içinden gülümseyerek ve nur saçarak, görevini bir tamam yerine getirmiş. Şimdilerde ise New York’un South Street Dok’larında emekliliğini yaşıyormuş.
Ambrose’un öyküsüyle başlayan kitapta, kimimizin hafızalarında yer alan, kimimizin ismini bile duymadığı, ama artık soluk resimlerde kalan tam kırk iki gemi ile yakın denizcilik tarihine isimlerini yazdıran unutulmaz kaptanlarımız ve onların anılarına yer verilmiş. İşte size birkaçı: masal gemi; s/s Gülcemal, sessiz bir saraylı güzel; s/s Gülnihal, Ata’nın deniz evi Ertuğrul yatı ve yine Ata’nın sadece elli dört gününü geçirebildiği Savarona, gri gözlü kız; s/s Güneysu, Marmara’nın üç gülü; s/s Trak, s/s Marakas, s/s Sus, savaş yıllarının süt beyaz üçüzleri; s/s Etrüsk, s/s Tırhan, s/s Kadeş, Akdeniz’in güzel ikizleri; s/s İstanbul, s/s Adana, üç silahşörler; m/s Ordu, m/s Trabzon, m/s Giresun, koçum benim; s/s Yozgat, seksen sekiz yaşında hala denizlere baş vuran m/s Aksel ve tabii ki Akdeniz’in beyaz gülü s/s Ankara ve onun unutulmaz süvarisi Şefik Kaptan… Sadece Şefik kaptan mı?.. Atatürk’ün kaptanı Sait Özege, Kaptan Mümtaz Diker, Seyfi Kaptan ve daha niceleri… Ne var ki bir çoğu, yazarımızın betimlemesiyle;
… Artık demir almak günü
gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar
Bu limandan…
diyerek, vardiya bitip kampana vurunca, hiç kıyısı olmayan limanlara doğru dümen tutup, ufkun ötelerinde gözden kaybolmuşlar. Yüce tanrı yollarını açık etsin. Denizleri sakin, rüzgarları kolayına, pruvaları neta olsun…
Kitabın “Sonsuz Bir Şiirim Denizler” başlıklı ikinci bölümünde, yazarımız yeryüzündeki ilk geminin Nuh Peygamber tarafından yapıldığını ve dolayısıyla ilk kaptanının da yine Nuh Peygamber olduğunu duru bir nesir diliyle bize aktarıyor. Hepimizin bildiği gibi; yüce tanrının, emirlerinden sapan ve işi azıtan kullarını cezalandırmak üzere bir tufan göndereceğini kendisine bildirmesi üzerine, Nuh Peygamber, sadece insanların değil tüm canlıların nesli yok olmasın diye, çareyi bir gemi yapmakta bulur. İşte, binlercesi yayılıp günümüzün yedi denizlerinde dolaşan gemilerin ilki Nuh’un gemisi olmuştur. Nuh, gemisini ağaçtan yapmıştır.
Evet, ilk gemiler ağaçtan yapılmış, sonra nice materyaller kullanılmış; papirusundan tutun da demirine kadar suya uygun her türlü materyal denenmiş. Ben çok katılmıyorum ama denizcilikte; “eskiden gemiler tahtadandı, gemiciler demirden; şimdi gemiler demirden oldu, gemiciler tahtatan” diye bir söyleyiş vardır. Gerçekten, ağaçla hayat bulan gemiler, artık binlerce tonluk demirden devler olarak dünya denizlerinde dolaşıyorlar. Ve tabii ki içinde hep demirden yapılmış gemicilerle…
Gemiler, başlarındaki ejderhalarla Viking’lerin aracı olmuş, onların Kuzey denizlerinde hüküm sürmelerini sağlamış, Nil nehrinde randa yelkenleri ile Firavunları dolaştırmış, latin yelkenlere bürünmüş, Colomb gibi, Vaco de Gama gibi, Magellan gibi nice maceraperesti bilinmeyen kıtalara taşımış. Onların ulaşamadıkları yerlere başka demirden insanlar;Kaptan Cook’lar, Amundsen’ler hep gemilerle ulaşmışlar. Barbaros’lar, Turgut Reis’ler, baştardalarla, çektirmelerle, kadırgalarla Akdenize hükmetmişler. Amiral Nelson’lar gemileri üzerindeki kahramanlıkları ile isimlerini tarihe yazdırmışlar. Küçücük kayıklar, barka olmuşlar, uskuna olmuşlar, brik olmuşlar; pena, randa latin yelkenlere bürünmüşler. Hep su üstünde birer gelin gibi dolaşmışlar. Haliçte dokuz oturaklı kayık olup sultanları taşımışlar. Akdenizde gulet olmuşlar, trandil olmuşlar. Kimisi Cutty Sark olmuş efsaneleşmiş. Kimisi Karadeniz’de doğmuş; adına taka demişler. Şekilden şekile girmişler, deniz üzre dolaşmışlar. Yetmemiş… Kimisi bahrın altını merak etmiş, tahtel bahir olmuş. Yani bildiğimiz denizaltı. Denizaltı da yetmemiş, kimisi uçak gemisi olmuş. Uçakları uçurmuş. Kah yelkenle, kah istimle, kah tribünle, kah kürekle, amma ille de yürekle yürütülmüşler.
Çok şey yazılmış onlara dair. Çok şey de çizilmiş. Nice büyük ressam onları çizmiş fırçalarıyla tuvallerine… Nice büyük yazar, kitaplarına onları konu etmiş.
Onları şiirlerine aktarmayan şairlerin sayısı hemen hemen yok gibidir. İşte size bir örnek;
Takalar geçiyor,
allı, yeşilli
Takalar geçiyor,
dümenleri lazlı
Takalar geçiyor,
en nazlı
Yelkenlilerden de güzel.
Güvenli sularda gezi yelkenlilerinden daha çok duyarak denizi…
Şairi kim mi? Yanılmıyorsam, Bülent Ecevit…
Esen kalın.
Faruk ÖMRÜUZAK