Türk Sigorta sektöründe, sigorta ve diğer
ilgili mevzuatın yetersizliği; bunun sonucu farklı uygulamalar, içtihatlar ve yargı
kararları sektörün hizmet verme fonksiyonunu etkilemektedir.
Sigorta priminin ödenmesi, sigortacının sorumluluğunun
başlaması ve sigorta ettirenin temerrüdü uygulamada sigortacı ve sigorta ettiren
arasında önemli ve devamlı sorunların kaynağı olmaktadır. Bu yazımızda konu
üzerinde durularak Yargıtay kararlarına da atıf yapılmak suretiyle, sigorta sözleşmesi
taraflarının göz önünde tutmaları gereken hususlar ana hatları ile açıklanmak
istenmiştir.
.
SİGORTADA PRİMİN ÖDENMESİ ve SORUMLULUK
Türk Ticaret Kanununa göre bir prim karşılığında diğer kimsenin para ile ölçülebilir bir menfaatine zarar veren bir rizikonun meydana gelmesi halinde sigortacı bir tazminat vermeyi ve muayyen bir meblağı ödemeyi üzerine almaktadır. Maddenin ifadesinden sigorta sözleşmesinin teşekkülü için bir primin alınması gerektiği açıktır.
Bu prim ne zaman alınacaktır?
Aynı kanunun 1266ncı maddesinde primin tutarı ile ödeme zamanı ve yerinin poliçede yazılması gerektiği belirtilmiştir. Poliçe ayrıca Hazine Müsteşarlığınca onaylanan Genel Şartları içermelidir. 7397 sayılı Kanunun 28inci maddesine göre sigorta sözleşmelerinin bu Genel Şartlara uygun yapılması gerekli olup poliçeye Türk Ticaret Kanununun emredici hükümlerine ve sigortalı aleyhine olmamak üzere özel şartların da derci mümkündür.
T. Ticaret Kanununun 1294 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre sigorta priminin para olarak ödenmesi gerekir. Ödeme için senet verilmesi halinde senet bedelinin tahsil edildiği tarihte, ödeme yapılmış sayılacaktır. Bu primin aynı kanunun 1295inci maddesi birinci fıkrasına göre sözleşme yapıldığında tamamının ödenmesi asıldır. Ancak taraflar aralarında taksitle ödemeyi de kararlaştırabilirler.
7397 sayılı Sigorta Murakabe Kanununun 26ncı maddesinin 7nci fıkrası hükmünde “sigorta priminin peşin tahsili esastır. Primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığında taksit tutar ve vadeleri poliçe ile birlikte yazılı olarak sigorta ettirene bildirilir veya bu şartlar poliçe üzerine yazılır” denilmektedir. Aynı maddenin son fıkrasında yer alan “prim taksit ve ödeme esasları ile sigorta aracılığı hizmeti yapanlara ödenecek komisyon ve diğer ödemelerin azami miktarı primlerin tahsiline ve intikaline ilişkin diğer usul ve esaslar Birliğin görüşü alınarak Müsteşarlıkça belirlenir” hükmü ise Anayasa Mahkemesinin 7.5.1997 tarihli, K.1997/47 sayılı kararı ile, içerik yönünden olmamakla beraber, iptal edilmiştir.
Yürürlükte bulunan Sigorta ve Reasürans Şirketlerinin Kuruluş ve Çalışma Esasları Yönetmeliğinin 33üncü maddesine göre sigorta primlerinin peşin tahsili esastır. Maddede “Primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığında, taksitlerin miktarı, kesin ödeme zamanı, vadesinde ödenmemesinin sonuçları poliçe ile birlikte yazılı olarak sigorta ettirene bildirilir veya poliçe üzerine yazılır. Poliçenin teslimi sırasında peşin olarak tahsil edilecek miktar toplam primin yüzde 25’inden az olamaz. Ödenecek primin geri kalan kısmı, peşinatın ödenmesini izleyen aydan başlamak üzere, en geç beş ay içinde, her ay için peşinattan sonra kalan primin asgari yüzde 20’si oranında olmak üzere, taksitler halinde tahsil edilir. Poliçe teminatının başlangıç tarihinden başlamak üzere, geri kalan prim tutarının en geç üç ay içinde tamamen ödenmesi kaydıyla, bu esaslar dışında taksitlendirme de yapılabilir” denilmiş; tekne, uçak, lokomotif sigortaları ve inşaat sigortaları ile makine montaj sigortalarında taksit süresi ilk taksitten sonra dokuz aya kadar uzatılmıştır. Diğer yandan Yönetmeliğin 3üncü maddesinde bu yönetmeliğin 7397 sayılı Sigorta Murakabe Kanununa dayanılarak hazırlandığı belirtilmiştir. Daha önce, yönetmeliğin, 539 sayılı KHK ile değişik 2nci, 12nci ve 25inci maddelerine dayanılarak hazırlandığı yolundaki bu maddesi 16.1.1998 tarihinde değiştirilmiş; 539 sayılı KHK’nin dayanağı 3991 sayılı Kanunun iptal edilmiş olması nedeniyle sözü edilen 2, 12 ve 25inci maddelerin Anayasa Mahkemesince olası iptaline karşı, yönetmelik geniş bir tabana dayandırılmak istenmiştir. Ne var ki, Anayasa Mahkemesinin, 26ncı maddenin son fıkrasının iptaline ilişkin kararı karşısında Yönetmeliğin 33üncü maddesinin yukarıda değinilen hükümlerinin kanuni dayanak yönünden tartışmalı olduğunu düşünüyoruz.
Sigorta poliçelerine ilişkin Genel Şartlara bakıldığında sigorta ücretinin tamamının veya taksitle ödenmesi kararlaştırılmış ise ilk taksitin poliçenin tanziminde ve kalan taksitlerin de poliçede belirtilen tarihlerde nakden ödenmesi yolunda hükümlerin yeraldığı görülmektedir.
Kaideten, sigortacının sorumluluğu primin ödenmesi ile başlamaktadır. Bu nedenle sigortacının sorumluluğunun primin veya ilk taksidin ödendiği tarihte başlayacağına dair T. Ticaret Kanununun 1295inci maddesi hükmü hem sigortalı hem de sigortacı bakımından önemlidir. Uygulamada primin zamanında ödenmemesi veya sigorta ettirenin riziko tahakkuk ettiğinde hemen prim ödeyerek tazminat talep etmesi, taraflar arasında sorunlara neden olmakta; sigortalının elinde prim ödememiş olmasına rağmen sigorta poliçesinin bulunması veya sigortalıya prim tahsil edilmeden poliçenin verilmiş olması, sorunların doğmasında ana etkenlerden biri olmaktadır.
Prim alınmadan sigorta poliçesinin, şirketçe sigortalıya/sigorta ettirene verilmiş olması, primin veya ilk taksidinin sigortacı tarafından alındığı ve poliçenin de bu nedenle verildiği kanısını vermekle beraber, sözleşmede, primin ister tümü, ister ilk taksidi olsun, sorumluluğun primin ödenmesiyle başladığı yolunda hüküm var ise, sorumluluğun ödeme ile başladığını kabul etmek gerekir. Nitekim Yargıtay Özel Dairesinin 10.9.1990 tarihinde aldığı bir kararda da, poliçede bu yolda kayıt var ise poliçenin davacıya teslim edilmiş olmasının primin peşin tahsil edildiği karınesini ortadan kaldırdığı ve sorumluluğun başlamayacağı belirtilmiştir.
Prim taksitlerinden biri ödenmez ise ne olacaktır?
T. Ticaret Kanununu, sigorta ettirenin prim ödenmesindeki temerrüdü halinde poliçenin feshine imkan tanımıştır. Ancak bu husustaki 1297nci maddenin birinci fıkrasında, bir yıldan uzun süreli can sigortaları için açık hükümler sevkedilmiş iken, maddenin can sigortaları dışındaki sigortalarla ilgili ikinci fıkrası hükmü, Anayasa Mahkemesinin 11.3.1997 tarihli, E.1997/24, K1997/35 sayılı kararı ile iptal edilmiştir. Madde hükmünün iptali esasdan değil, 537 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişik bir şekilde yürürlüğe giren hükmün, anılan kararnamenin dayanağı 3991 sayılı Kanunun iptal edilmesi nedeniyle, dayanaksız kaldığı gerekçesi ile olmuştur.
Ancak, sigorta priminin ödenmesi, sigortacının sorumluluğunun başlaması ve sigorta ettirenin temerrüdü ile ilgili olarak Sigorta Genel Şartlarına Hazine Müsteşarlığınca eklenen madde ile “primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığı takdirde, taksitlerin kesin ödeme zamanı, miktarı ve vadesinde ödenmemesinin sonuçları poliçe üzerine yazılır veya poliçe ile birlikte yazılı olarak sigorta ettirene bildirilir. Sigorta ettiren kimse kesin vadeleri poliçe üzerinde belirtilen ya da yazılı olarak kendisine bildirilmiş olan prim taksitlerinin herhangi birini vade gününe kadar ödemediği takdirde temerrüde düşer. Sigorta ettiren, prim borcunu temerrüde düştüğü tarihi takip eden onbeş gün içinde ödemediği takdirde sigorta teminatı durur. Rizikonun gerçekleşmemesi kaydıyla, teminatın durduğu süre içinde prim borcunun ödenmesi halinde teminat durduğu yerden devam eder. Sigorta teminatının durduğu tarihten itibaren 15 gün içerisinde prim borcunun ödenmemesi halinde, sigorta sözleşmesi hiçbir ihtara gerek olmaksızın feshedilmiş olur.” şeklinde durum açıklanmıştır.
Konuya ilişkin olarak aşağıda Yargıtayın bazı kararlarına yer verilmiş ve uygulamada doğan sorunlara açıklık getirilmeye çalışılmıştır.
Mevzuata göre sigorta acenteleri tarafından tahsil edilen primlerin acentesi olunan sigorta şirketine intikali gereklidir. Esasen Acentelik sözleşmesinin hükümleri de bu yoldadır. Prim acente kayıtlarına intikal etmediği sürece, primin sigorta şirketine ödeme yapıldığı şeklinde kabulü mümkün değildir. Yargıtay 11inci Dairesinin konuya ilişkin 18.10.1999 tarihli, E.1999/6162, K.1999/8001 sayılı kararına göre; yerel mahkeme, davacının poliçe priminin 1. taksidini davalı acentenin elemanına, onun da tahsil ettiği primi acenteye ödediği, ancak, acentenin sigorta şirketine yazdığı yazıda poliçe primi taksidinin hasardan sonra poliçe çeki ile gönderildiğini bildirdiği; acentenin kendi elemanının yaptığı işlemlerden sorumlu olduğu, böylece ilk prim taksidinin süresinde acenteye ve dolayısıyla sigorta şirketine ödendiğinin kabulü gerekeceğine dayanarak davayı kabul etmiştir. Yargıtay kararında “davalı acente çalışanının tahsil ettiği parayı zimmetine geçirmesi, davalı şirket açısından ödeme olarak kabul edilemeyeceği gibi, ondan da önemlisi dosyadaki tarihsiz acente yazısından tahsil olunan paranın rizikonun gerçekleşmesinden önce acente kayıtlarına intikal etmediği de anlaşılmaktadır. Bu nedenle mahkemece TTK’nun 1297/2 maddesi uyarınca sözleşmenin feshedildiğinin kabulü ile davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanlış gerekçe ile durumun reddine karar verilmesi doğru olmamıştır” denilmiştir. Yargıtay kararında değinilen 1297/2nci madde, yukarıda da değindiğimiz gibi Anayasa Mahkemesinin 11.3.1997 tarihli kararı ile iptal edilmiş ise de, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyen poliçenin hükümleri karşısında davanın reddi yerinde olmuştur.
Yargıtay benzer bir olayda, davacının gecikme ile de olsa sigorta prim taksidini yatırmış olduğu, davalı sigortacının bu ödemeyi kabul ve tahsil ettiği anlaşıldığına; riziko da bu tarihten sonra gerçekleştiğine göre sözleşmenin geçerliliğini koruduğunu kabul gerektiğini belirtmiştir. Dava konusu olayda, davalı sigorta şirketi primin, ilk taksidinin 21.10.1996 tarihinde tahsil edildiğini; ödeme planına göre 25.11.1996 tarihinde ödenmesi gereken 2. taksidin 7.2.1997 tarihinde ödendiğini, prim taksidi zamanında ödenmediğinden poliçenin münfesih sayıldığını ileri sürmüştür.
Yerel mahkeme de bu görüşe katılarak davacı hasarının teminat dışı kalacağı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Yargıtay 11inci Dairesinin bu konudaki 13.5.1999 tarihli, E.1999/1743. K.1999/3556 sayılı kararında “Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan TTK 1295/2 ve 1297/2nci madde hükümlerinde sigorta primlerinin ne şekilde ödeneceği düzenlenmiş ve vadelerinde ödenmemesi halinde sigorta sözleşmesinin hükümsüz olacağı öngörülmüştür. Ne var ki, somut olaya bakıldığında, davacı yanın, anılan kanun hükümlerinde öngörülen sürelerin bitiminden sonra ve gecikme ile de olsa prim taksidini yatırmış olduğu, davalı sigortacı da bunları kabul ve tahsil etmiş olup rizikonun da bu tarihten sonra gerçekleşmiş bulunmasına göre sözleşmenin geçerliliğini sürdürmekte olduğu kabul edilerek, bu sonuç çerçevesinde hüküm kurulmak gerekirken yazılı şekilde davanın reddi doğru görülmemiştir.” denilmiştir. Kararda sigortanın ve prim ödemesinin ana amacı üzerinde durulmuş, riziko oluşmadan ödenen primin, sigortacı tarafından kabul edilmesi, sigortacının sözleşmeyi devam ettirme niyetini muhafaza ettiği yolunda yorumlanmıştır.
Buna mukabil, riskin gerçekleşmesinden sonra primlerin yatırılmış olması
sigortalının primi zamanında yatırmamasından doğan temerrüdünü ve buna dayanan
feshi ortadan kaldırmamaktadır. Yargıtay 11inci Dairesinin 23.11.1998 tarihli kararına
göre; Davalı sigorta şirketi, poliçenin ön yüzünde yazılmış olan senetlerin vade
tarihlerine uyulmadığını ve primlerin hasardan sonra ödendiğini, bu nedenle poliçenin
münfesih olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir. Yerel mahkeme ise, prim
tahsilatının bono ile ödenmeyeceğinin kararlaştırıldığını; davalı sigorta
şirketinin aldığı bonoları bankaya
verdiğini, bankanın da davacıya herhangi bir ihbarname göndermediğini, bu durumda
davacıya bono bedellerini zamanında ödememesi nedeniyle sorumluluk yüklenemeyeceğini,
sigorta şirketinin hasardan sonra dahi prim tahsiline devam ettiğini göz önüne alarak
sigorta poliçesinin geçerli olduğu gerekçesiyle davayı kabul etmiştir. Yargıtay
11inci Hukuk Dairesi o tarihte yürürlükte olan TTK’nun 1297’nci maddesi hükmüne
değinerek poliçenin feshedilmiş sayılacağına, riskin gerçekleşmesinden sonra
primlerin yatırılmasının, feshedilmiş sözleşmenin tekrar yürürlüğe girmesi için
yeterli olmadığına ve davanın reddi gerektiğine karar vermiştir, (23.11.1998
tarihli, E.1998/6743 K/1998/8117 sayılı karar).
Ancak bu konuda şu hususu da belirtelim ki,
sigorta sözleşmesinin feshedilmiş sayılacağı dönemde gecikme ile de olsa sigorta
primi yatırılmış ve sigortacı da bunu kabul etmiş ise, sigortacının hasar
vukuunda, sigorta tazminatını ödemeden kaçınmayacağını da kabul etmek gerekir.
Yargıtayın kararları da bu yoldadır.
Sigorta ettiren ile sigortacı arasındaki
uyuşmazlıklardan biri de, sigorta ettirenin primi zamanında ödememiş olmasına
rağmen kendisinin sigortalı olduğu kanısına varacak bulgular karşısında tazminat
isteminde bulunması ve bunun sigortacı tarafından reddedilmesidir. Ancak bu kanının
oluşmasında tarafların durumu ve tutumu önemlidir. Bilindiği üzere sigorta sözleşmesi,
Türk Ticaret Kanununun hükümleri yanında, Türk Medeni Kanununun hükümlerine göre
oluşmaktadır. Bu nedenle, Borçlar Kanunu ve Medeni Kanun da dikkate alınarak
sigortalının böyle bir kanıya sahip olup olmadığının araştırılması gereklidir.
Yargıtay 11inci Hukuk Dairesinin aşağıdaki kararının konuya açıklık getireceğini
düşünüyoruz. Anılan Dairenin 27.11.1997 tarihli kararına göre, davacının, davalı
sigorta şirketinin yetkili acentesine başvurmak suretiyle bir yıllık işyeri
hırsızlık sigortası yaptırdığı ve acente ile davacı arasındaki anlaşmaya göre,
nakit alındı makbuzu düzenlenmekle beraber davacıdan prim borcuna karşılık çeşitli
vadeli bono alındığı ve bunların acente aracılığı ile davalı şirket merkezine
intikal ettirildiği; alınan senetlerin rizikonun gerçekleşme tarihinden kısa bir süre
önce peşin ödeme yapılmadığından bahisle acenteye iade edildiği ve rizikonun gerçekleşmesini
müteakip acenteye talimat verilerek senetlerin davacıya iadesi gerektiğinin
bildirildiği anlaşılmaktadır. Yargıtay kararında, “TTK’nun değişik 1295/3
maddesine göre sigortacının sorumluluğu, primin veya ilk taksidinin aynı kanunun
1294/2 maddesi hükmü uyarınca nakit olarak ödenmesi anından itibaren işler. Senetle
ödeme yapılmışsa senet bedelinin tahsil edildiği tarihte prim ödemesinin yapıldığını
kabul gerekir. Ne var ki, somut olayda davalı sigorta şirketi bu hükümlere rağmen
acente aracılığıyla kendisine gönderilen senetleri kabul etmeyerek hemen iade etmemiş
ve riziko gününe kadar nezdinde tutarak davacı sigorta ettirende primin tahsil
edildiğine ilişkin kanı uyandırmış bulunmaktadır. Böyle bir durumda senetle prim
tahsil etmek istemeyen sigortacının basiretli bir tacir gibi davranarak senetleri derhal
sigorta ettirene iadesi gerekirdi. Ancak bu şekilde davacı sigorta ettirenin, yerini
sigorta güvencesine aldırmak için yeni bir girişimine imkan tanınmış olabilirdi.
Davalı sigortacının bu gerekleri yerine getirmeyerek, sigorta ettirende işyerinin
sigortalı olduğu kanısını uyandırdıktan ve rizikonun gerçekleşmesinden sonra,
sigorta poliçesinin iptal edilmiş olduğunu bildirerek sigorta tazminatını ödemekten
kaçınması, Medeni Kanunun 2nci maddesinde öngörülen hakların kullanılmasında iyi
niyetle hareket etme yükümlülüğüne aykırı düşer ki, böyle bir davranışın
hukuken korunması mümkün değildir.
Ne var ki, davacı
sigorta ettiren de bir tacir olup, işlem ve davranışlarında Türk Ticaret Kanununun
20/2nci maddesi uyarınca basiretli bir tacir gibi davranmakla yükümlüdür. Kendi işyerini
sigorta ettiren tacirin de bir sigorta işleminde, tabi olduğu yükümlülükleri araştırıp
yükümlülüğünü buna göre yerine getirmesi, kendinden beklenilen bir davranış
olmalıdır. Böyle bir işlemde, diğer tarafın davranışlarına kendisini teslim eden
bir tacirin zararın oluşumunda davalı sigortacı ile birlikte kusurlu olduğunun kabulü
ve Borçlar Kanununun 44/1 maddesi hükmü uyarınca tazminattan gerekli indirimin de
yapılması hakkaniyet
Yukarıda verdiğimiz izahattan ve Yargıtay kararlarından anlaşılacağı üzere sigorta priminin ödenmesi, sigortacının sorumluluğunun başlaması ve sigorta ettirenin temerrüdünde mevzuat hükümleri yanında, sigorta sözleşmesi ile sahip olunan hakların kullanılmasında, yükümlülüklerin yerine getirilmesinde tarafların durum ve tutumlarının, sözleşmenin geçerliliğinin belirlenmesinde dikkate alınması; her halükârda hüsnüniyet esaslarından ayrılınmaması gerekmektedir.
Zihni METEZADE