Türk Sigorta sektöründe, sigorta ve diğer ilgili mevzuatın yetersizliği; bunun sonucu farklı uygulamalar, içtihatlar ve yargı kararları sektörün hizmet verme fonksiyonunu etkilemektedir.

İflas eden, mali yetersizlikleri nedeniyşe ödeme gücünü yitirmiş, yeni sigorta ve reasürans sözleşmesi düzenleme yetkisi kaldırılmış sigorta şirketlerinin, sigortaya olan güveni yok eden durumları  nedeniyle sigortalıların karşılaştıkları yasal takibatlar gitgide önem kazanmaya başlamıştır. Bunda, sigorta şirketlerinin birbirlerinden olan alacaklarını rücu yolu ile tahsil etme olanakları varken, bu yolu kullanmayıp doğrudan sigortalıya karşı icrai tatbikatlara girişmesinin rolü büyüktür. Yazımızda, bu konu üzerinde durulmuş v sigorta şirketlerinin birbirlerine karşı rücu yolunu kullanmaları ne nasıl olması gereği vurgulanmıştır.

SİGORTA PRİMİNİN VADESİNDE ÖDENMEMESİ HALİNDE İHBARSIZ FESİH ve YARGITAY KARARI


GİRİŞ

T.Ticaret Kanununun primlerin vadelerinde ödenmemesinden doğan temerrüt hali ve bununla ilgili uygulama, sektörü devamlı meşgul eden bir konu ve zaman zaman da sorun olmuştur. Bu husustaki 1297. maddenin birinci fıkrasında bir yıldan uzun süreli can sigortalarında, primin verilmemiş olması veya taksitlere bağlanmış olduğu halde bir taksidin vadenin bitiminde ödenmemiş olması halinde, yazılı ihtar müessesini getirilmiş, söz konusu ücret veya taksit bir ay içinde ödenmediği takdirde, sözleşmenin feshedilmesi hükme bağlamıştır.

Anılan maddenin ikinci fıkrasında ise, 537 sayılı KHK ile, diğer sigortalar için benzeri hallerden doğan temerrüde ilişkin hükümler yer almıştır. Bu fıkra ile temerrüde düşülen ilk onbeş gün içinde teminatın durması, müteakip onbeş gün içinde de prim borcunun ödenmemesi halinde sigorta sözleşmesinin hiçbir ihtara lüzum kalmaksızın feshedilmiş olacağı hükmü getirilmiştir.

Ancak, ikinci fıkra hükmünün, 537 sayılı KHK’nin dayanağı 3991 sayılı Yetki Kanununun Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi nedeniyle gene aynı mahkemece, yapılan başvuru karşısında, 16.4.1998 tarihinden geçerli olmak üzere iptaline gidilmiştir. İptal hiçbir zaman hükmün içeriği açısından olmamış; KHK’nin prosedüründen doğmuştur.

Bu arada, Sigorta Genel Şartlarında değişiklik yapılmış; 21 genel şartın sigorta ücretinin ödenmemesinden doğan temerrütle ilgili hükümlerinde değişiklik yapılarak, iptal edilen 1297/II fıkrası hükmü genel şartlarda aynen yer almıştır ve halen de yer almaktadır.

Bu durum ve genel şartlara uygun uygulama sigorta şirketleri ile sigortalılar arasında sorunlar doğurmuştur. Bir aylık sürenin geçmesi sonunda ihtarsız fesih uygulamasında bulunan sigorta şirketleri ile sigortalılar arasında doğan ihtilaflar sonucu Yargıtay kararlarında, konu  Borçlar  Kanunu hükümlerine göre çözümlenerek, bu kanunun temerrüt ve feshe ilişkin hükümlerinin uygulanması gerektiği, bu husustaki maddelerin de Borçlar Kanunu 101 ve 106ncı maddeleri olduğu açıklanmıştır.

Senelerden beri bizim bu konudaki görüşümüz; Borçlar Kanunun 106ncı maddesinin değil 107nci maddesinin uygulanması gerektiği yolunda olmuştur. Borçlar Kanununun 106ncı maddesi, bir mehil (süre) tayini suretiyle fesih hakkı verirken, 107nci maddesi, bazı hallerde mehil tayinine lüzum kalmaksızın sözleşmenin derhal feshine olanak tanımaktadır. Sigorta sözleşmesi ile de bu mümkündür. İhtiyaçlar ve sigortacılık mevzuatı buna imkan vermektedir; kanımızca olması gereken de budur.

Konu, bu şekilde tartışmalı devam ederken, Hazine Müsteşarlığının, 28.2.2003 tarihli talimatı ile yeniden gündeme gelmiştir.

Müsteşarlık bu yazısında “Sigorta Murakabe Kanununun 28inci maddesi çerçevesinde,

1 Mal ve Sorumluluk Sigortalarına ilişkin genel şartların temerrüde ilişkin bölümünün;

2 Hayat, ferdi kaza ve hastalık sigortası genel şartlarının süresi bir yıl ve bir yıldan kısa süreli sigortalarda uygulanan temerrüdü düzenleyen kısmının,

(Prim ödeme borcunda temerrüde düşülmesi halinde Borçlar Kanunu uygulanır,)

Şeklinde değiştirilmesinin Müsteşarlıkça uygun görüldüğünü” bildirmiştir.

Birlik Yönetim Kurulunda da teemmül edilen bu konuda, Genel Şartların, Sigorta Priminin Ödenmesi, Sigortacının Sorumluluğunun Başlaması ve Sigorta Ettirenin Temerrüdüne İlişkin Ek Madde ve Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde, bu durumda, Borçlar Kanununun 107nci maddesinin 3üncü bendi çerçevesinde, herhangi bir mehile gerek kalmaksızın, sözleşmenin derhal feshedilmiş olacağı sonucuna varılmıştır.

Ne var ki, bir yandan Yargıtay’ın yerleşmiş denilebilecek içtihadı, diğer yandan uygulamanın ihtiyacı olan mehilsiz fesih, tartışmaların devamına yol açmaktadır.

Bu nedenle, Borçlar Kanununun 107nci maddesinin uygulanması gerektiği yolundaki seneler önce Birliğin Şubat 2000 tarihli Birlik’ten yayının da sunduğumuz ve muhtelif sempozyumlarda açıkladığımız görüşümüzün, bu yayında aynen ve yeniden sunulmasında zaruret duyulmuştur.

I. Konunun Tanımı

Anayasa Mahkemesi’nin 16.10.1997 tarih ve 23142 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 11.3.1997 gün ve 1997/35 sayılı kararı ile Türk Ticaret Kanunu’nun 537 sayılı KHK ile değişik 1295 ve 1297’nci maddelerinin ikinci fıkraları Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş ve iptal edilen fıkraların doğuracağı hukuksal boşluk kamu yararını ihlal edici görüldüğünden iptal kararının, Resmi Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altı ay içinde yürürlüğe girmesi kararlaştırılmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin kararında, 537 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Anayasaya aykırılığı konusu irdelenirken, bu Kararnamenin 1.6.1994 günlü, 3991 sayılı Yetki Yasasına dayanılarak çıkartıldığı, KHK’nın dayandığı 3991 sayılı Yetki Yasasının, Anayasa Mahkemesinin 29.11.1994 günlü, Esas 1994/68, karar 1994/80 sayılı kararı ile iptal edildiği bu suretle 537 sayılı KHK’nın anayasal dayanaktan yoksun kaldığı belirtilmiştir.

Kararın altı ay sonra yürürlüğe girmesinin öngörülmesine rağmen altı aylık sürenin çoktan aşıldığı bugüne kadar bu boşluğu giderecek yasal düzenlemelere gidilmemiştir. Bu durum söz konusu boşluğun mevzuatın diğer hükümleri ile giderilip giderilmeyeceği sorununu doğurmuş ve bunun tartışmaları yapılırken Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesi 20.9.1999 tarihli, 1999/4923 sayılı esas, 1999/7903 sayılı kararı ile 1297/2 nci maddesi ile ilgili görüşünü açıklamıştır. Karar her haliyle, bugünkü poliçe genel şartlarında yer alan ve Anayasa Mahkemesince iptal edilen1297nci maddenin ikinci fıkrasının sözleşme hükmü olarak korunmasının hiçbir yasal dayanağı olmadığını ifade etmektedir. Acaba Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesinin bu görüşü doğru mudur? Sözkonusu Daire Kararının gerek içeriği, gerek dayandığı hükümler, sigorta mevzuatı ile uyuşmakta mıdır? Aşağıdaki bölümlerde kararın bu açıdan irdelenmesi ve değerlendirilmesi yapılmaktadır.

Anayasa Mahkemesince iptal edilen T.Ticaret Kanununun bir yıldan uzun süreli can sigortaları dışında kalan sigortalarla ilgili 1297nci maddesinin ikinci fıkrası şöyledir.

“Diğer sigortalarda ise, sigorta ettiren kimse sigorta primini, 1295inci madde gereği vermemiş veya prim tahsil edilmiş yahut taksitlere bağlanmış olduğu halde poliçede vadeleri tayin ve tesbit edilen herhangi bir taksidini, vade gününün bitiminde ödememiş ise temerrüde düşer.Temerrüt gününü takip eden on beş gün içerisinde dahi sigorta ettiren prim borcunu ödemediği takdirde bu müddetin bitiminden itibaren on beş gün süre ile sigorta sözleşmesi herhangi bir ihtara gerek kalmadan feshedilmiş olur”

Bu hüküm, daha önce 1297nci maddenin birinci fıkrasında yer alan hükme ilaveten yeni düzenlemeler getirmiş; bir başka deyişle, primin ödenmesinde temerrüt halinde bir yıldan uzun süreli can sigortaları ile diğer sigortalar arasında ayırım yaparak, ihbarlı feshe ilişkin madde hükmünü, yalnız bir yıldan uzun süreli can sigortaları için uygulanır hale sokarken, ilave ettiği yukarıda belirtilen hükümle de diğer sigortalarda ihbarsız feshi getirmiştir.

Bu arada şu hususa da değinelim ki, bu hükme paralel olarak can sigortası dışında kalan sigortaların genel şartlarında da değişiklik yapılmış ve bu şartlara eklenen ve 1.1.1995 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere uygulamaya konulan 1297/2’ye paralel ek madde ile ihbarsız fesih ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.

1297nci maddenin ikinci fıkrası hükmünün iptal edilmiş olması karşısında prim ödenmesinde temerrüt halinde izlenmesi gereken yol nasıl olacaktır konusu tartışmalara yol açmış; bugüne kadar yasal düzenlemeye gidilmemesi sorunun devamına neden olmuştur.

II.Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesinin 20.9.1999 tarihli, 1999/7903 sayılı kararı:

Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesinin kararı Ankara 7nci Asliye Ticaret Mahkemesinin 18.3.1999 tarihli bir kararına istinaden alınmıştır. Mahkeme, sigorta priminin peşin kısmı ile ilk üç taksidini ödeyen davalının, 4ncü taksidini yatırmadığı ve bu arada aracının kaza geçirdiği ve hasarlandığı, davalı Oyak Sigorta şirketinin de primlerin zamanında yatırılmaması nedeniyle tazminatın ödenmemesi gerektiği yolundaki isteği üzerine verdiği kararında, 1297/2nci maddenin yürürlükte olmadığına değinmiş. “Ancak taraflar arasında kasko sigorta poliçesi sözleşmesi aktedilmiş olup, sözleşmede özel hükümler bulunmaktadır. Karşılıklı edimleri havi akitlerde, ihtilaf halinde öncelikle sözleşme hükümleri uygulanır. Poliçe özel şartında, taksitlerden birisinin vadesinde yatırılmaması halinde ………. bu sürenin sonuna kadar prim ödenmediği takdirde sigorta sözleşmesinin herhangi bir ihtara gerek kalmaksızın kendiliğinden feshedilmiş olacağı öngörülmüştür.” denilerek 1297nci maddenin 2nci fıkrasına paralel poliçe hükmüne atıf yapılmış ve “Teminatın durduğu bu süreden sonra 28.7.1998 tarihinde meydana gelen kaza tarihine kadar taksit ödenmediğinden artık sigorta sözleşmesi kendiğilinden feshedilmiş olmaktadır. Kazadan sonra taksit ödemesi yapılması, sözleşmeyi geçerli hale getirmeyecektir. Yine Anayasa Mahkemesinin, kanun maddesini iptal etmesi sözleşmede öngörülen hükmün uygulanmasına engel teşkil etmez. Bu hale göre feshedilen sözleşmeye dayalı olarak tazminat talep edilemeyeceğinden davanın reddine karar verilmiştir.”

Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesi, 1999/7903 sayılı kararında “Anılan sözleşme hükmünün dayanağı olan TTK 1297nci maddesinde, 537 sayılı KHK değişikliğinden önce can ve mal sigortaları ayrımı yapılmaksızın sigorta priminin vadelere bölünerek taksitlerle ödenmesi kararlaştırılan hallerde, vadesinde prim taksidinin ödenmemesi halinde sigortacının keyfiyeti sigorta ettirene ihtar etmesi ve bu ihtarnamenin tebliğinden itibaren bir ay içerisinde taksitin ödenmemesi halinde sözleşmenin feshedileceği hükme bağlanmıştı. Bu düzenleme tarzının BK nun 101 ve 106ncı madde hükümlerine paralel bir nitelik taşıdığı açıkça görülmektedir” diyerek 537 KHK ile getirilen düzenlemenin sigorta ettiren aleyhine ağır hükümler içerdiğine doktrinde de sigorta hukuku açısından sakıncalı bulunduğunun ifade edildiğine değinilmiştir.

Karara göre “TTK’nun 1264/1nci maddesi hükmüne göre, bu kitapta hüküm bulunmadıkça sigorta sözleşmeleri hakkında Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanacağı hüküm altına alındığına göre, aynı konuyu düzenleyen B.K.’nun 101 ve onu izleyen maddelerdeki temerrüt ve fesih hükümlerinin uygulanması gerekecektir. Bu durum karşısında anılan KHK’nin iptali ile bir yasa boşluğunun oluşmasından söz edilemez. O halde, TTK’nun 1297nci maddesi hükmü yerine BK.’nun 101 ve 106ncı maddelerindeki hükümlerin uygulanması gerekecektir. Oysa, özel sözleşme hükmü olarak konulduğu savunulan poliçe ekindeki ve iptal edilen TTK’nun 1297/2nci maddesi hükmünü aynen içeren, ihbarsız askıya alma ve feshi ihbarsız fesih sonucunu doğuran düzenleme şekli Borçlar Kanunu’nun yukarıda değinilen hükümlerine aykırı ve daha ağır sonuçları içermektedir. Bilindiği üzere TTK’nun 1264/4ncü maddesi hükmü uyarınca bu fıkrada belirlenen yasal düzenlemelerin aksine sözleşme hükmü getirilemeyecektir. Getirildiği takdirde ise, bu sözleşme hükümleri değil, yasa hükümleri res’en uygulanacaktır. Bu nedenle davalı sigortaca savunulan özel sözleşme hükümlerinin geçerli olacağına ilişkin görüşe itibar edilmesi mümkün görülmemiştir.

Kaldı ki, anılan özel sözleşme hükmü poliçeye tarafların ve özellikle sigorta ettirenin özgür iradesi ile değil, TTK’nun yine 537 sayılı KHK ile değiştirilen 1295nci maddesinin 2nci fıkrasının emredici hükmü uyarınca ve o düzenlemeye göre sigorta ettireni uyarma ve onu koruma amacı ile poliçeye derc olunmuştur. Anılan düzenleme hükmü Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiş bulunmasına göre, iptal edilen yasa hükmü uyarınca konulmuş hükmün sözleşme hükmü olarak korunmasının da hiçbir yasal dayanağı bulunmamaktadır.

O halde, mahkemenin aksine görüşü içeren hükmünün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

III.Kararın İrdelenmesi:

Konuya ilişkin görüşümüz aşağıda belirtilmiştir.

Gerek Yargıtay kararında, gerek bu kararın atıfta bulunduğu doktrindeki bazı görüşlerde konu yalnız Borçlar Kanunun hükümleri açısından ele alınmıştır. Sigorta hukukunun, özellikle bu hukukun temeli olan sigorta sözleşmelerinin ve denetlenmesine ilişkin hükümlerin üzerinde durulmamıştır. Oysa, bu hükümler incelendiğinde, Kanun koyucunun, sigorta hukukunu kendine mahsus hükümler içinde düzenlenmesini arzu ettiği, buralarda hüküm bulunmadığı takdirde Borçlar Kanunu hükümlerinin tatbikini istediği anlaşılmaktadır.

Öncelikle şu hususu önemle belirtelim ki, 537 KHK’nın getirdiği 1297/2nci madde hükmünü iptal eden Anayasa Mahkemesi kararı, madde hükmünü, içeriği nedeni ile değil, 3991 sayılı yetki yasasının daha önce Anayasa Mahkemesinin 29.11.1994 tarihli kararı ile iptal edilmiş olmasına dayanarak iptal etmiştir. Konunun esasına geçilmemiş; iptal edilen hükmün, gerekliliğini ortadan kaldıracak bir durumun tartışması dahi yapılmamıştır.

537 sayılı KHK ile 1297/2 ile getirilen hükmün amacı, ilk primin ödenmesiyle başlayan sigorta himayesinde, sigorta ettirenleri, poliçede belirtilen vadelerde taksitlerini ödemeye sevketmek; ihbar esasına dayalı sistemde doğan mahzurları gidermek, sonraki primlerin ödenmemesi halinde dahi devam eden sigorta himayesinin suistimalini önlemek idi. Bu tarz uygulama İspanya, İtalya, İrlanda, İngiltere, Hollanda gibi ülkelerde de mevcuttur. Sözleşmelerin ihbarsız otomatik feshi, yalnız sigorta hukukunda değil, diğer tür sözleşmelerde de uygulanmaktadır. (Örneğin Toplu Konut İdaresi Başkanlığı sözleşmeleri gibi). Bu nedenle, 1297/2 madde hükmünü hukuken korunmaya muhtaç görmemek ve uygulama dışı gibi mütelaa etmemek gerekir.

Konu, sigorta sözleşmelerinin tabi olduğu kendine özgü hükümler ile Borçlar Kanununun genel hükümleri dikkate alınarak aşağıdaki bölümlerde irdelenmiştir.

a. Sigorta sözleşmelerine özgü hükümler açısından 1297/2’nin uygulaması:

1 TTK’nın 1263ncü maddesine göre sigorta, sigortacı ile sigorta ettiren arasında yapılan bir sözleşmedir. Kanunun 1264 ncü maddesine göre, bu kitapta hüküm bulunmadıkça sigorta sözleşmesi hakkında Borçlar Kanununun hükümleri uygulanacaktır. Ancak sigorta sözleşmesi, özelliği olan bir anlaşmadır. Nitekim TTK’nın bu husustaki gerekçesinde aynen şöyle denilmektedir. “Sigorta sahasında sözleşme serbestisi bütün devletlerde az çok tahdit edilmiştir. Çünkü sigorta sözleşmesi her ne kadar diğer sözleşmeler gibi iki kişi arasında aktedilecekse de ferdi bir hukuk münasebetinden ziyade iltihaki akit gibi maşeri bir hukuk muamelesidir.”

2 TTK’nun 1265nci maddesine göre sözleşmenin ispat vasıtası olan poliçenin 1266ncı maddeye göre Bakanlıkça tasdik edilmiş genel şartları içermesi gerekmektedir.

3 7397 sayılı Sigorta Murakabe Kanununun 28nci maddesine göre “sigorta sözleşmeleri Müsteşarlıkça onaylanan genel şartlara uygun olarak yapılır. Sigorta poliçeleri genel şartları kapsayacak şekilde düzenlenir.”

Yukarıda sıralanan üç husus dikkate alındığında sigorta sözleşmesinde tam bir akit serbestisi olmadığı, akdin genel hükümlerinin Devlet otoritesi tarafından saptandığı, sözleşmenin özel hükümlerinde bir akit serbestisi olduğu anlaşılmaktadır. Bir başka ifade ile sigorta sözleşmesinin bazı hükümleri taraflarca özel olarak düzenlenmekte, bazı hükümlerinde genel işlem şartlarına yollama yapılmaktadır.

4 TTK’nun 1264ncü maddesi, Borçlar Kanunu hükümlerine atıf yaparken, maddenin son bendinde “Diğer kanunlardaki sigortalara müteallik amir hükümler mahfuzdur” hükmünü getirmiştir.

Ticaret Kanununa ilişkin Adliye Encümeni Mazbatasında bu konuyla ilgili olarak “Bu maddedeki amir hükümler arasında sigortalar hakkındaki idari murakabe kanunlarının amir hükümleri de bulunduğundan ve son fıkranın (sigortalılara ait diğer amir hükümler mahfuzdur) tarzındaki yazılışı idari kanunlardaki amir hükümleri de içine aldığından bunların ayrıca anılması yersiz görülmüş ve idari kararlara ait atıf son fıkradan çıkarılmıştır” denilerek sigorta denetimine mahsus kanun hükümlerinin saklılığı belirtilmiştir.

5 7397 sayılı Sigorta Murakabe Kanununun 26ncı maddesine göre “sigorta priminin peşin tahsili esastır. Primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığında taksit tutar ve vadeleri poliçe ile birlikte yazılı olarak sigorta ettirene bildirilir veya bu şartlar poliçe üzerine yazılır.”

6 Aynı kanunun 27nci maddesi hükmü, ilgili mevzuatın asgari peşin tahsilat ve azami vade şartlarına ilişkin hükümlerine aykırı işlem yapılmasını yasaklamıştır. (Bu hüküm İptal edilen 3991 sayılı Yetki Kanunu’nundan dolayı Anayasa Mahkemesince 16.1.2003 tarihinde yürürlüğe girmek üzere 30.10.2001 tarihli kararı ile iptal edilmiştir.)

7 26.12.1994 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Sigorta ve Reasürans Şirketleri Kuruluş ve Çalışma Esasları Yönetmeliğinin 33ncü maddesi hükmüne göre “sigorta primlerinin peşin tahsili esastır. Primin taksitle ödenmesi kararlaştırıldığında taksitlerin miktarı, kesin ödeme zamanı ve vadesinde ödenmesinin sonuçlar poliçe ile birlikte yazılı olarak sigorta ettirene bildirilir veya poliçe üzerine yazılır.”

Yukarıda sıralanan hükümler dikkate alındığında, sigorta sözleşmesinin kendine mahsus bir sözleşme niteliği taşıdığı, akit serbestisi içindeki özel hükümleri yanında, Devlet Otoritesine tanınan yetkilerle genel şartlarının saptandığı ve sözleşmeye müdahale edildiği ve bunda sigortalıyı koruma amacının olduğu anlaşılmaktadır. Bu amaçladır ki, Sigorta Murakabe Kanununun verdiği yetki ve öngördüğü çerçeve içerisinde Müsteşarlıkça Sigorta Genel Şartlarında 1994 yılında değişiklik yapılarak 1.1.1995 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, bir yıldan uzun süreli can sigortaları dışındaki sigortalarda 1297/2’ye paralel hükümler konmuştur.

Yukarıda belirtilen hükümlerin hepsi halen yürürlükte olup 1297nci maddenin ikinci fıkrasının iptal edilmiş olmasına rağmen sigorta denetim hukuku açısından riayeti gerekli hükümlerdir. Bu nedenle, Yargıtay Onbirinci Dairesinin, bu mevzuatı dikkate almadan, 1264ncü maddenin son fıkrasına göre bu hükümlerin saklılığı teemmül edilmeden hukuki boşluk varmış gibi, Borçlar Kanununun 106ncı maddesi hükmüne göre işlem yapılmasının gerekliliğini ifade etmesi, kanımızca doğru olmamıştır. Kaldı ki aşağıda bölümde belirtileceği gibi bu hususta uygulanacak hüküm Borçlar Kanununun bu maddesi de değildir.

b. Borçlar Kanunu Açısından:

1 Sigorta sözleşmesinde primin taksitle ödenmesi kararlaştırılmış, taksit tutar ve vadeleri poliçe ile birlikte yazılı olarak sigorta ettirene bildirilmiş veya bu şartlar poliçe üzerine yazılmış olduğu halde, sigortalının imzalayarak bir örneğini sigortacıya verdiği poliçe veya ilmühaber veya eklerindeki bu vade ve şartlara riayet edilmediği takdirde, Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesi kararına göre, B.K.’nun 101 ve 106ncı maddelerindeki temerrüt ve fesih hükümleri uygulanacaktır. Bir başka ifade ile ihbar gereklidir.

Borçlar Kanunu’nun 78inci maddesine göre, borç vade gününde işlere tahsis olunan saatler zarfında ifa ve alacaklı tarafından kabul edilmek lazım gelir. Prensip itibariyle borçlunun temerrüde düşmesi için alacaklının ihbarı şart ise de Borçlar Kanunu’nun 101inci maddesinde ihbara lüzum bulunmayan haller belirtilmiştir. Bu hükme göre, “Borcun ifa edileceği gün müttefiken tayin edilmiş veya muhafaza edilen bir hakka istinaden iki taraftan birisi bunu usulen bir ihbarda bulunmak suretiyle saptamış ise mücerred bugünün sona ermesi ile borçlu mütemerrid olur.”  Görülüyor ki borcun ifa edileceği günün taraflarca tespit edilmiş olması halinde ihbara lüzum yoktur.

2 Karşılıklı akitlerde temerrüdün sonuçları; Borçlar Kanunu’nun 106 ve 107nci maddelerinde düzenlenmiştir. Borçlunun temerrüde düşmesi halinde, alacaklıya mehil tayini suretiyle imkan sağlayan 106ncı madde hükmüne göre, karşılıklı taahhütleri içeren bir akitte iki taraftan biri mütemmerid olduğu takdirde, diğeri borcun ifa edilmesi için münasip bir süre tayin veya münasip bir sürenin tayinini hakimden isteyebilir. Bu süre sonunda borç ifa edilmemiş bulunduğu takdirde, alacaklı her zaman onun ifasını talep ve gecikme sebebiyle zarar ve ziyan davası ikame eylemek hakkını haizdir. Ayrıca, alacaklının, akdin icrasından ve gecikme sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek, borcun ifa edilmemesinden mütevellid zarar ve ziyan talep veya akdi feshedebilmek hakkı vardır.

Görülüyor ki, 106ncı madde alacaklıya borcun ifasından vazgeçme ve borcun ifa edilmemesi sebebiyle tazminat istemek veya akdi feshetmek hakkını vermektedir. Ancak, alacaklının bu olanaktan yararlanabilmesi için borçluya bir mehil vermek zorunluluğu vardır. Mehil verilmesinin nedeni, mehil sonunda alacaklının ifa isteme hakkından vazgeçerek, borcun ifa edilmemesi sebebiyle tazminat isteme veya akdi feshetme haklarını kullanma imkanının verilmesidir. Burada önemli olan alacaklının mehil sonunda hangi hakkını kullanacağını beyan etmek zorunluluğunda olmasıdır.

3 Borçlar kanununun temerrüde dair düzenlenmesi emredici nitelikde değildir. Genel Şartlardaki hükümlerin B.K.’nun temerrüte ilişkin düzenlemelere uymadığı ileri sürülse bile sözleşme hükmü, emredici olmayan kanun hükmünden önce geleceği için Genel Şartların hükümleri her halde üstün tutulmalıdır.

4 Borçlar Kanunu’nun bu hükümlerine değinilmesi; primin ödenmesinde temerrüt halinde, 1297nci maddenin getirdiği, ancak yukarıda değinilen genel hükümlere paralellik arzetmeyen ihbarsız fesih yerine, Yargıtayca; Borçlar Kanunu’nun 106ncı maddesinden istifade ile, borçluya akdin fesih hakkının kullanılacağının beyan edilmesinden sonra, feshin mümkün olabileceğinin ileri sürülmesidir.

Borçlar Kanunu bazı hallerde mehil tayinine lüzum kalmadan alacaklıya borcun ifa edilmemesi sebebiyle tazminat isteme veya akdi feshetme hakkı tanımış; karşılıklı akitlerin bazılarında temerrüdün sonuçlarını bu yolda düzenleyen hükümler sevketmiştir, genel olarak alıcının temerrüdü konusunda Borçlar Kanunu madde 211212; taksitli satışlarda alıcının temerrüdü için Borçlar Kanunu madde 222223; gibi).

5 Konuyla ilgili olarak, Borçlar Kanunu’nun, karşılıklı akitlerde temerrüdün sonuçlarına ilişkin maddelerinden, borcun ifa edilmemesi sebebiyle alacaklıya akdi feshetme hakkını veren 107nci maddesi üzerinde durmak lazımdır. Nitekim, Kanunun “Derhal Fesih” başlıklı 107nci maddesi, “Aşağıdaki hallerde bir mehil tayinine lüzum yoktur” diyerek, “Akdin hükümlerine göre borç tayin ve tesbit edilen bir zamanda veya muayyen bir mehil içinde ifa edilmek lazım geliyorsa” mehil tayinine lüzum kalmadan akdin derhal feshedilebileceğini belirtmiştir.

6 Bir borcun kabul edilmesi için tarafların vade tayin etmiş olmaları yanında en önemli husus borcun mutlaka tayin edilen tarihte veya sürede ifası gerektiği hususunda anlaşmış olmalarıdır.

Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarına göre vadenin geçmesi ile temerüdün ihbarsız gerçekleşmesi için sözleşmede belirtilen zamanın kesin olduğunun kabulunü gerektirir söz kullanılması şarttır. İhbarsız feshe ilişkin genel şart hükmünü içeren sigorta poliçeleri, düzenlenen ve uygulanan hali ile bu şekilde kesin vade içeren poliçelerdir. Sigortalının imzası alınmak suretiyle bilgisine sunulmuş olduğu kanıtlanan poliçe veya eklerinde, prim ödeme gününün geçmesine rağmen, prim borçlusu sigorta ettirene veya sigortalıya ek bir aylık süre içersinde ödeme yapma olanağı verilmekte, bu sürenin sonunda ifanın kabul edilmeyeceği açıkça belirtilmektedir. Bu suretle sözleşmenin tarafları arasında, prim borcunun, normal vadeye ek olarak tanınan sürede ödenmesi gerektiği hususunda irade birliği bulunmaktadır.

7 Yukarıda değinilen hususlar muvacehesinde, Borçlar Kanunu açısından da, sigorta poliçesi veya ekleri ile vadenin kesin olarak verilen sürenin sonunda dolduğunun ve bundan sonraki ifanın, ifa olarak kabul edilmeyeceğinin taraflar arasında kararlaştırılmış bulunduğunu kabul gerekmekte; Borçlar Kanununun 107nci maddesinin 3ncü fıkrasına göre sigorta sözleşmesinin poliçede saptanan süre sonunda derhal feshine gidilmesi mümkün olmaktadır.

Sonuç olarak; Kanımızca Yargıtay Onbirinci Dairesinin, 1297nci maddenin ikinci fıkrası hükmünü içeren sigorta sözleşmelerindeki düzenlemeyi Borçlar Kanunu hükümlerine aykırı bulan ve Borçlar Kanununun 101 ve 106ncı maddelerindeki temerrüt ve fesih hükümlerinin uygulanması gerektiği görüşünü içeren kararı, gerek sigorta denetimine özgü hükümler gerek Borçlar Kanununun 101 ve 107/3 maddeleri hükümleri ile uyuşmamakta, sigorta şirketlerince senelerdir uygulanan ve sigortalılarca da benimsenen  bugünkü uygulamanın doğruluğunu kabul etmenin; Yargıtayın da yukarıda değinilen hükümler çerçevesinde konuyu bir kere daha değerlendirip, uygulamaya yön vermesinin ve bu konuda düzenlenecek yeni bir yasa hükmü ile sorunun tartışmalara mahal vermeyecek şekilde açık bir çözüme bağlanmasının, yerinde olacağı düşünülmektedir.

Zihni METEZADE