UMUTLAR YOK OLMASIN


EN BÜYÜK TEHLİKE CAHİLLİK                                                                                

Cahilliğin belki birinci derecede kol gezdiği ülkelerden birisi değilsek bile hemen arkasından gelen sıradayız. Sadece bir örnek ile tezimi somutlaştırmaya çalışıp esas konuya geçeceğim. Başta basınımız olmak üzere iletişim kanallarımıza bakın. Basın, çıplak ve güzel bir kadın görüntüsü olmadıkça, topuğundan vurulanlara ağırlıklı yer ayırmadıkça, hedeflediği getiriye ulaşamayacağı düşüncesinden hareketle, okurun düşünce merkezini sosyalleşmeye yönlendirebilecek yapıtlara, buluşlara yer vermiyor. Literatüre geçecek başarılar, özveri dolu davranışlar, güncel olma zamanlamasını beklerken, yolların kardan kapandığı günlerde, gelecek yaz giyilecek mayoların detayları, ya da kimin kimle kaç gün hangi evde kaldığının istatistikleri; özellikle de katillerin, psikopatların, davranış bozukluğu içinde olanların fiiliyatları; detaylarıyla, renkli resimleriyle yayımlanmaktadır.

YARINLARI KURTARMAK…

Günlerdir savaş yazılıyor, konuşuluyor ve  tartışılıyor ülkemizde. Dünyanın gündeminde de savaş var. Ama, ülkenin stratejik konumunun yanı sıra, içinde bulunduğu sosyoekonomik ve politik nedenlerden ötürü, Irak’tan sonra en çok zarara uğrayacak ülke psikolojisiyle yaşıyoruz bu günleri. Hal böyle olunca, uluslararası diyaloglarımız, ‘kasap et derdinde, koyun can derdinde’ tarzında, aklı selimi yerinde olan insanların hoşlanmayacağı tarzda cereyan etti. Oysa, ülkemizin içinde bulunduğu koşullar bu denli kötü olmasaydı ve insanlarımızın yarını umut verici olsaydı, uluslararası dengelerin kurulmasına daha soylu ve etkin katkılarda bulunabilirdik.

Ülkemizin içinde bulunduğu koşullar olağanüstü kötü. İşsizlik, yaşlılık, hastalık, sakatlık, sahipsizlik, açlık, yoksulluk, eğitimsizlik, evsizlik, barksızlık gibi, hayati risklerden yani yaşam standartlarını belirleyen öğelerden hangisini ele alsak, dünü bugünden iyi, bugünü yarından kötü. Bu durum ne Irak savaşı ne de tezkerenin onaylanmaması ile ilgilidir. Ekonomimizi kemiren, geleceğimizi bitiren, tüketen, bizi alternatifsiz bırakan temel konu, hem özel hem de sosyal güvence organizasyonlarımızın yok denecek düzeyde olmasıdır. Ülkemiz insanının yüzde kaçı ‘yarınımı güvence altına aldım’ diyebilir? Bugünü olmayan insanın yarını olabilir mi? Dünden düşünülmemiş bir yarın nasıl kontrol altında ve belirgin olabilir? Toplu yaşamanın amacı, hayatın risklerine karşı korunma sistemi geliştirip, onların yıkıcı etkisini telafi ederek kontrol altında tutmak, böylece yarınları netleştirmeye çalışarak huzurlu bir gelecek sağlamaktır.  Bir önceki nesil, gelecek nesiller için sağlıklı bir yaşam ortamı tesis etmenin güdüsü ve bilinci içinde olmak durumundadır.

Biz yaratılan kesimi koruyamadığımız için ekonomiye fon da sağlayamıyoruz. Hayatın içinde var olan riskler kontrol altına alınır ve gerçekleştikleri zaman yarattıkları yıkım telafi edilirken, bu amaçla tesis edilen fonlar, kendilerine ihtiyaç duyulana dek ekonomiye kaynak olarak kullanılmakta, gelişme, büyüme sağlanmaktadır. Kısacası, bu fonlar hem toplumun risklerinin kontrolünü ve huzurlu bir yarını, hem de artan milli gelirden daha fazla bir pay sağlayarak kişi başına gelir artışını sağlarlar.

Hükümet, teskere atmosferinden kısmen çıkarak, ekonominin, önümüzdeki günlerde darboğazlara girmeden, plan, program ve bütçede önemli sapmalar yaşanmadan, yarınlara ulaşabilmesi için gerekli çalışmalara devam etmektedir. Şu anda, yine ekonomik kalkınma bir sosyal olay olarak ele alınmakta, ‘borçlanma’ ya da ‘hibeianeyardım’ dışında kalıcı, radikal ve verimli parasal modeller ortaya konulamamakta, bunları motive ederek destekleyecek ortamlar yaratılamamaktadır. Geçmişte de bu hata sürekli işlendi. Buna en güzel örnek, bir mali kurum olarak sigortacılığın yıllardan beri ele alınış şekli ve bu sektörün gelişmişlik düzeyidir. Sigortacılık, gelişmekte olan ülkemizde, gerikalmış bir sektördür. Oysa gelişmekte olan bir ülkede sigorta sektörü mutlaka ‘gelişmiş’tir. Ekonomiyi hem koruyan hem de fon sağlayarak yaratmayı destekleyen sigorta sektörü gelişmeden verimli ve radikal bir ekonomik gelişmeyi gerçekleştirmek mümkün değildir. Dünya’nın tümüne yakın ülkesinde, sigortacılığın ekonomik kalkınma ve büyüme için ne denli önemli bir sektör olduğu anlaşılmış ve gelişmesine olanak sağlanarak ekonomik kalkınma ve gelişme aşamalarında ondan yararlanılmış olmasına rağmen; her nedense ülkemizde, kamu kesiminin yetkili ekonomi otoriteleri, sigortacılığın gelişmesini desteklemeyi genellikle, sigorta şirketlerinin ticari faaliyetini arttırmasına yönelik bir katkı olarak değerlendirmekte ve ticari bir kuruluşa özel bir destek sağlama hatasını (!) işlememek için sektöre katkılarını esirgemiş hatta notunu öğrencisinden esirgemeyle ün yapmış öğretmen edasıyla sektörle fazla samimi olmamaya, kolaylıklar, çözümler sağlamamaya azami gayreti göstermişlerdir. Kalkınma Plan ve Programlarını hazırlarken ekonominin bir mali kurumu olarak sigorta sektörünün sorunlarını teşhis etme ve bu sorunlara çözüm getirme amacıyla yapılacaklar, gereken klasik ifadelerle onlarca yıldan beri ilgili başlıklar altında işlenmiştir.. Bu denli hayati önemde bir sektör, ekonomi içindeki gerçek işlevlerini yerine getirebilmesi için  gerekli destek ve donanıma hiçbir zaman kavuşturulamamıştır.

Bazı bölgelerimizde tarihin ilk çağlarını aratmayacak yaşam tarzları sergilense de, okumuş, ve edindiği bilgileri akıl süzgecinden geçirebilen, egosunu kontrol altında tutabilen, toplum yararının, bireysel yararı da beraberinde ve daha kalıcı olarak getireceğini kabul eden ve bu uğurda çalışabilecek insanımız çok. En önemlisi coğrafyamızın insanı olan bizlerin, zoru başarma dayanıklılığı, belki de Dünya’da az yöreye kısmet olacak kadar fazla. Kaynaklarımız da, verimli kullanıldığı taktirde doruklara ulaştıracak boyutta. Buna rağmen, kamu kesiminde, sorunları çözebilecek ve koordinasyonu sağlayabilecek kalitede bir organizasyonun tesisi mümkün olamamakta. Politik ve ekonomik istikrarsızlıklar nedeniyle kısa sürede değişen yetersiz ve yeteneksiz kadrolar, verimsiz sonuçları sergilemekte. Sosyal zekası parlak, menfaatlerini yüksek tutan, yarım bilen kişilerin belirgin özelliği olan ben her şeyi bilirim ve bütün yetkiler bende kalmalı zihniyeti sonucunda, hiçbir amaca ulaşılmadan zaman tüketilmekte.

İnsan hep güvenceyi ve huzuru aramıştır ama bizler maalesef güvensizlik ortamında o kadar uzun süre kalmışız ki, duyarlılığımızı kaybetmiş adeta keçeleşmişiz. Risklerimize güvence aramayı ve güvence sağlamak amacıyla kurulan ya da kurulması gereken organizasyonları ve onların yükümlülüklerini bile bilmiyoruz ya da unutmuşuz. Arada bir Devlet’ ten beklentiler şeklinde yerli yersiz mırıldanmışız ama bu durumu olması gereken akılcı statü içinde düşünememişiz. Örneğin, her gerçekleşen felaket sonunda, devletten beklenen yardımın kaynağı ve bu kaynağın sürekliliği konusunda düşünme fakiri hatta özürlüsü olmuşuz. Devlet de bu yardımı nerden ve nasıl bulurum sorusuna bırakın çözüm bulmayı, kimden alması gerektiğini bile akıl etmeden, olmayan bir babayiğitlikle hovardalık yapmaya kalkmıştır. Neticede, sürekli el açan ve Devletten bir çözüm bekleyen muhtaç, mutsuz, umutsuz huzursuz ve kaderci insan modeli ile; bütün bunları ben yapacağım, çünkü  Devletim diyen, masallarda şişerek irileşmeye çalışan kurbağa gibi verimsiz, hantal ve atrofiye olmuş bir Devlet modeli gelişmiştir.

Sonuç olarak; Özeliyle ve sosyaliyle güvence organizasyonları, ekonominin, toplumun, başka bir deyişle insanca yaşamın temelidir. Bu organizasyonların tesisi, faaliyetlerinin desteklenmesi ve denetlenmesi, toplumun bilgilendirilmesi, motive edilmesi hatta zorlanması ve bu organizasyonlardan yararlanabilmesinin sağlanması Devletin görevidir. Ancak bu güvence organizasyonlarının görevini yüklenmek ve yürütmek Devletin görevi değildir. Ülkemizde özel ve sosyal güvence organizasyonlarının gerektiği şekilde düzenlenmemiş, yapılandırılmamış ve faaliyetlerinin birçok nedenle gereken verimliliğe ulaştırılamamış olması, insanımızı, YARINI OLMAYAN İNSAN haline getirmiştir.

Hükümetimizin bu konuda eski hükümetlerden farklı icraatlar yapabileceği umudu, diğer hükümetlerdeki umutlar gibi yok olup gitmez umarım.

Dr. G. Şebnem Uralcan