SÜLEYMANİYE KÜLLİYESİ


Cihan tamirine olmasa mimar

Yapılmaz yalnız taşile duvar

Hususa şöyle bir mimari akil

Mühendisi mevfünun dindarı kamil

Veli Sultan Süleyman camiinde

Her kısım tamam etti bu fende

Bir edna sanatı ile bir tehaşi

Yıkılıp dikti nice dikili taşı

“Bu sözler kimin için söyleniyordu, ne zaman söyleniyordu?” “Dağa taşa biçim veren bu kişi kimdi?” Bu soruları teker teker açmak için biraz gerilere, XVI. yüzyılın ortalarına, yüzyılın en büyük imparatorluğunun başkentine, İstanbul’a kadar uzanmak gerekmektedir. Kentte sabahın ilk saatlerinde, imparatorluğun dört bir yanından kopup gelmiş, becerileriyle ün yapmış kişiler, “Eski Saray” denen yerin kuzeyinde Haliç’e bakan tepeye doğru tırmanmaktadır. Onları kentlerinden uzak bu yerlere çeken nedir? Sabahın bu ilk saatlerinde çağının bu en ünlü sanatçıları ne için toplanmaktadır?

Tüm bu sorular gelip gelip bir noktada, Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü günlerinde, Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü mimarı Mimar Sinan’da düğümlenmektedir.

Osmanlı toplum yapısının, yönetim düzeninin sonucu devletin mimarlık eylemleri bir örgüte verilmiştir. Böyle bir örgütün kurul ması ve güçlenmesi de İstanbul’un alınmasında sonra hız kazanmıştır. Kentin onarılması, yeni yapılarla donatılması, imparatorluğun tüm yapı eylemlerinin tek elden yönetilmesi için kurulan Hassa Mimarlar Ocağı, en güçlü günlerine Mimar Sinan döneminde ulaşmıştır. Artık ustaçırak ilişkisi içinde yetişmiş kişilerin yapı yapı dolaşarak üretimde bulunmasından çok, merkezde tasarlanan, görevli mimarlar eliyle ülkenin dört bir yanında yapı üretilmesi dönemi başlamıştır. Adım adım ilerleyerek, gücünü göstererek böyle bir örgütün başına gelen Mimar Sinan, devletin o yıllardaki olanaklarını da kullanarak, büyük atılımlar yapmış, geniş kapsamlı bir program içinde birbirinden ilginç yapıtlar üretmeye, başta başkent İstanbul olmak üzere, ülkenin dört bir yanını yapılarla donatmaya yönelmiştir. Burada dikkati çeken nokta, eski birikimlerin, gözlemlerin, uygulamaların yeni bir düzen içinde eylem alanına sunulmasıdır. Yıllarca orduyla birlikte katıldığı seferlerde, değişik kültür çevrelerinde birbirinden ilginç eski mimarlık ürünlerini görme, inceleme olanağı bulmuş, büyük bir birikim sağlamış, çevresindeki mimarlarla “Hassa Mimarlar Ocağı”nda bu birikimlerini ağır ağır uygulamaya yönelmiştir. Kuşkusuz tüm uygulamalarda birçok yetenekli kişinin payı vardır. Çevresinde yetişenlerin, kendinden sonra ürettikleri büyük boyutlu yapıtlara bakınca bu durum açıklık kazanmaktadır. Kendi döneminde yüzlerce yapıta bakarak da bu durum kanıtlanabilir. O yılların ulaşım koşulları göz önüne alınınca İmparatorluğun iki ucu arasında aynı günlerde üretilen yapıları yönetmesi olanaksızdır. Ancak tüm bu düşünceler bir başka noktayı açığa çıkarmaktadır: Yapıların birbirinden değişik tasarlanmasının Sinan’a ait oluşunu. Gerçekten sürekli kendini yenileyen, imparatorluğun boyutlarına uygun bir mimarlık ortamı yaratmaya çalışan bir kişilikle karşımıza çıkmaktadır Mimar Sinan.

İşte 1550 yılında, ülkenin dört bir yanından kopup gelen işçilerin yoğun biçimde çalıştıkları yerde, kısa zamanda bitirilmesi istenen yapıları tasarlamıştı Sinan, Kanuni Sultan Süleyman’ın adını simgeleştirmek üzere. Aynı yıllarda Baki en güzel şiirlerini sultana sunuyor, sarayında minyatür ustaları kılı kırk yararak dönemin önemini yansıtacak minyatürler yapıyor, sanat ve kültür ortamında büyük bir yarış havası esiyordu. Bu ortam içinde Sinan, İstanbul kentinin genel görünümüne yeni boyutlar kazandırması yolunda yoğun çaba gösteriyor; ülkenin insan, malzeme olanaklarını zorluyor, yapısının kısa süre içinde bitirilmesine uğraşıyordu. Prof. Ömer Lütfü Barkan’ın yayınladığı Yevmiye Defterleri’nden tüm malzemenin geldiği yerleri, çalışan kişilerin durumunu günü gününe izlemek mümkün olmakta, işin boyutlarının büyüklüğüne karşın kısa denecek bir süre içinde bitirilmesinin nedenleri anlaşılmaktadır. Mimar Sinan konusunda oldukça geniş bilgi veren Nakkaş Sai Çelebi, Mimar Sinan’ın ağzından işin başladığını şöyle bildiriyor: “O dem tarheyleyip Eski sarayıSüleymaniye’ye urdum binayı.” Bu sözlerin söylendiği günler geçmiş, yapı yükselmeye, önemine uygun özel malzeme kullanılmasını gerektiren günler gelmeye başlamıştır. Bunların başında bugün yapının içinde ilk bakışta dikkati çeken sütunlar gelmektedir. Bunların getirilmesi öyküsünü Evliya Çelebi’den öğreniyoruz: “Caminin sağında, solunda dört aded somaki mermer sütunlar vardır ki her biri onar Mısır hazinesi kıymet eder. Mısır diyarında bir kadim şehirden Nil ile İskenderiye’ye andan Karınca Kaptan sal gemiler yükleyip muvafak eylam ile İstanbul’da Unkapanı’na getirip ondan Vefa meydanına, andan Süleymaniye Camisi’nde Karınca Kaptan dört aded sütunları Süleyman hana teslim ettikte, ‘Karıncalar bu din çekmiş çekirgenin SüleymanaSize layuk neyimiz vardır kabul eyle fakirane’ dedikte, Süleyman Han hazzedip hizmeti mukabelesinde Karınca kaptana Yılanlı Ceziresi sancağını ihsan eylemişti.”

Bugün bizlere ulaşan Osmanlı belgelerinde dikkati çeken bir nokta, Mimar Sinan’ın tüm olanaklara karşın, dingin bir ortam içinde olmadığıdır. Zaman zaman değişik nedenlerle ayrıntı olabilecek işlerle uğraştığı, zorluklarla, çabuk bitirilmesi yolunda baskılarla karşılaştığı görülmektedir. Büyük boyutlu İstanbul Şehzade Camisi ve Külliyesi deneyine karşın burada Fatih Sultan Mehmet’in ünlü medrese, şifahane, han, kervansaray, imaret vb.yapılardan oluşan Fatih Külliyesi boyutlarında bir külliye söz konusudur. Bu da caminin çevresinde değişik işlevli birçok yapıyı gerektirmektedir. Üstelik bunların tümü oldukça eğimli bir arazide oluşturulacak, camiyle de uyumlu olacaktır. Bugün caminin çevresindeki yapılar dikkatli incelenirse, durumun güçlüğü daha açık ortaya çıkmaktadır.

İkinci, belki daha büyük zorluk, sultanın ve halkın isteklerinde düğümlenmektedir. Çünkü İstanbul’un alındığı günden başlayarak mimarlık alanında Ayasofya ile yarış, onu aşma eylemine girilmiştir. Oysa Mimar Sinan XVI. yüzyılın mimarlık sözlüğü içinde, İslam dünyasının isteklerine, Osmanlı toplumunun ulaştığı düzeye uygun yapı üretmek istemekte, küçüklü büyüklü tüm yapılarında adım adım bu yolda deneyler yapmaktadır. Kuşkusuz bu deneylerde Ayasofya’nın olanaklarını görmezlikten gelmemiş, ancak ulaşmak istediği noktanın başka olmasını yeğlemiştir. Çünkü ilk günden başlayarak işlevsel değerlere önem vermiş, bunu simge yapılarında bile duyurmaya çalışmıştır. Tüm kalıpların kırılması, yeni ölçülerin yeni beğeni anlayışının yerleştirilmesi kolay olmamış, Mimar Sinan büyük ününe karşın, bu tür baskılar altında kalmıştır. Çağdaşlarının yazdıklarında bu durum sezilmekte, onun hangi ortam içinde yapı ürettiği ortaya çıkmaktadır. Üstelik Süleymaniye Külliyesi’nin, yapıları içinde özel bir önemi vardır. Başkentin görünümüne yepyeni bir biçim kazandıracaktır. Kısacası herkesin gözü bu yapı üzerindedir ve kısa sürede bitirilmesi gerekmektedir. Sıkıntılar, didinmeler sonunda 16 Ağustos 1556 günü son bulur. Açılış günü Kanuni Sultan Süleyman “bu bina eylediğin beytullahı sıdku safa ve dua ile sen açmak evladır” sözleriyle mimarı onurlandırmasıyla, Sinan’ın yaşamındaki didinmelerin bir bölümü noktalanır.

Geçmişi bırakıp günümüzde bu yapıyı gözden geçirsek, geçmişteki kaygıların geçerliliğini bir kez daha anlarız. Her gün önemli özelliklerini, İstanbul’u İstanbul kılan güzellikleri yitirmesine karşın kentte, tüm gücüyle varlığını duyuran yapılardan birisi Süleymaniye Külliyesi’dir. Özellikle günün biten saatlerinde bu yapıyı uzaktan gözler, çevresindeki bozulmaları görmezlikten gelirseniz yine de önemli özellikler yakalayabilirsiniz. Çevresindeki medreseler, camiye dingin bir ortam hazırlayan diğer yapılar çok kötü bir biçimde kullanılıyor olsa da, yapı özelliklerini yansıtabilmekte, dönemin ve emeği geçen kişilerin varlığını duyurabilmektedir. Bunu sağlayanların başında uzaktan insanı çeken avlunun dört köşesine yerleştirilmiş minareleri gelmektedir. Camiye yakın olanlar üç, diğerleri iki şerefeli bu minareler, bir anlamda Kanuni Sultan Süleyman’ın onuncu sultan olduğunu vurgulamaktadır. Minarelerin sınırladığı avlusu ve ortadaki şadırvan, Sinan’ın anıtsal yapısına girişi hazırlamakta, insanları adım adım yapıya çekmektedir. Avlu girişi, Sinan’ın diğer yapılarında görülmeyen boyutlarda anıtsal bir biçimde ele alınmıştır. Buradan göz ağır ağır son cemaat yeri kubbelerine, yarım kubbelere,kubbelere kayar, minareler de bunu destekler. Yapının içinde ise ayaklar, güçlüklerle getirilen sütunların üzerine oturan ana kubbe, Osmanlı mimarlarının örtü elemanı olarak kubbeye verdikleri değeri gösterecek niteliktedir. Işıkgölge oyunu içinde iç mekan İslam dünyası içinde yeni bir çözümü, yüzlerce yıl içinde ulaşılmak istenen noktayı vurgulamakta, tüm diğer bezemeler, mekanın etkileyici gücü yanında ikinci derece öğeler olarak gözükmektedir. Bir bakıma Sinan da böyle olmasını ister biçimde yapısını biçimlendirmiş olabilir. Dönemin büyük bezeme ustalarının katkıları yapının iç mekanını destekler biçimde olaya katılmış, bütünlük bozulmamıştır. Mihrap duvarındaki XVI. yüzyıl İznik çinilerini, Sarhoş İbrahim adlı sanatçının döktüğü renkli camları, Karahisarlı Şemseddin Ahmet ve öğrencisi Hasan Çelebi’nin yazılarını bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekmektedir. XVI. yüzyılın toplum yapısını, ulaştığı sanat ve kültür düzeyini tüm boyutlarıyla anlatan bu yapıda önemli iki nokta daha vardır. Bunlardan biri:

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”

diyen Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesi, caminin güneyindeki Osmanlı mezar anıtları içinde özel bir yer alır. Diğeri ise kuzeybatı köşede alabildiğince yalın Mimar Sinan’ın türbesidir. Kısaca, yapanı yaptıranıyla bir dönemin iki önemli kişisi aynı yerde buluşmuş gibidir…


Anadolu Kentleri,

Anadolu’nun Kenti İstanbul

Prof. Dr. METİN SÖZEN