YENİ CAMİ KÜLLİYESİ


……

Dikilir köprü üzerine

Keyifle Seyrederim hepinizi.

Hey güzelim İstanbul. Dört mevsimi insana bir şeyler anımsatan İstanbul. Köprüsünde durduğun zaman güzelini, çirkinini, çekenini, çektirenini görebilme olanağını veren kent…

Düşündüm, değineceğim yere karar verdiğim zaman. İstanbul’un bir büyük yerini, bir canlı, bir yaşam dolu yerini ne yapsam, ne yollu yazsam da onun bu kentin canı, yaşamı, onulmaz bir parçası olduğunu dillendirebilsem. Karıştırdım bütün eski yazılmışları bir bir. Osmanlı ozanlarının kılı kırk yaran iki dirhem bir çekirdek dizelerini gözden geçirdim. Yenilerin sevdalandıkları bahar aylarında, beğendikleri bir İstanbul semtini, nasıl gecesi gündüzüyle duyurmak istediğini gördüm de, bizim kalabalık yaşam gelip oturmadı bir noktalara. Yine Orhan Veli gelip köprüden, anıtımızın dibinden gördüklerini dillendirdi, gördüklerinin geçim sıkıntıları içinde.

Herhalde burada akıp giden kalabalıklar arasında, insan bir an olsun dinleyemiyor kendini. O yüzden içli içerlek noktalara ulaşamıyor, sezgiler, düşünceler. Ama bütün bunlara rağmen bir büyük yaşam onun çevresinde oluşuyor. Hayatı hakikiye sahneleri dört bir yanında boy gösteriyor. Anıt bir bakıma bütün hepsinin kesiştiği bir nokta, dinlendiği bir nokta. Kayıklardan, motorlardan, vapurlardan, diğer taşıtlardan çıkanlar, iki yeni üst geçitten atıyorlar kendilerini bu anıtın dibine. Sonra günün ölüm saatlerinde gürültülü bir çarşıdan, ellerinde filelerle dönüyorlar geri, kalkan güvercinler, ellerinde darı seğirten çocuklar, simitçiler arasından…

Bilmem söylemeye gerek var mı, her gün geçtiğimiz, inip taşıt değiştirdiğimiz Eminönü Meydanı’nı, Yeni Cami’yi, Mısır Çarşısı’nı. Gerçi üst geçitlerle beraber eski düzeni değişmiş olsa da, yine bir bütünlüğü vardır burasının. Hele geçmişe döndüğünüzde, bu bütünlüğü sağlayan ögeler daha açık çıkar ortaya. Gelin ayak seslerimizin yaklaşması, darıların azalmasıyla havalanan güvercinlerin ardına takılalım, gidelim geçmişe doğru. Görelim başından geçenleri bir bir. Belki o zaman ellerimizde fileler, bir günün yorgun dönüşünde göremediklerimiz çıkar gün ışığına. Ucuz bir şeyler, taze bir şeyler bulabilmek, evdeki çocukları, bekleyenleri sevindirebilmek için gittiğimiz Eminönü, Mısır Çarşısı ve diğer noktaların, bugün görünen yüzlerinin dışında neleri varmış, neleri koruyabilmişler, ağır kaygılar altında hızla çöktüğümüz gibi, onlar da oturup kalmışlar mı zaman denen ağırlığın altında bir görelim. Büyük bir yapılar topluluğunun merkezinde yer alan, Yeni Cami, Hatice Turhan Sultan, Yeni Valide Camisi diye adlandırılan yapının uzun bir öyküsü var. Bu öykü bir kadınla başlıyor, bir kadınla bitiyor bir bakıma. III. Murat’ın karısı, III. Mehmet’in annesi Safiye Sultan’dır ilk karşımıza çıkan. Ünlü Safiye Sultan. Osmanlı tarihinde iz bırakan Safiye Sultan.

İşte bu sultan, deniz kıyısında böyle bir yere bir şeyler yaptırmaya karar verince, dönemin mimarı Davut Ağa örgütlemeye koyuldu bütün yapılacakları. Temel atılması için her şey hazırdı kısa bir süre sonra. Gelgelelim aksilik Sadrazam Hasan Paşa’nın görevinden uzaklaştırılmasıyla başladı. Böylece altı ay kadar kaldı bütün düşünülenler. Bu arada da Mimar Davut Ağa öldü. Oysa nice zorluklar göze alınarak yürütülmüştü çalışmalar. Kolay değildi kıyıda temel açmak ve tutturmak. Eskiler şöyle anlatıyor o günlerdeki durumu:

“Dağ eteğinde, deniz kenarında bir yer olduğundan, gece ve gündüz tulumbalarla büyük ölçülerde su boşaltılıyordu. Bu bakımdan bu eser dünyada ilginç bir örnek olacaktır bu yönüyle.”

Bu tür bir çalışmayı daha önceleri Mimar Sinan Büyük Çekmece Köprüsü’nde denemişti. Kazıklar çakılmış, kazıklar birbirine kurşun kuşaklarla bağlanmıştı o zamanlar. Aynı yöntem burada da uygulandı. Mimar Dalgıç Ahmet Ağa gözetiminde 1603 yılına kadar yürütüldü işler. Gün geldi III. Mehmet’in ölümü Safiye Sultan’ın gözden düşüp eski saraya taşınmasıyla binbir güçlüklerle temelleri yükselen yapı yarım yüzyıl kendi yaşamına bırakıldı. Birinci kat pencerelerine kadar yükselmiş olan bu yapı zamanla mahalleler arasına sıkışmış, yıkılmaya yüz tutmuştu. Bu görünüşünden dolayı halk arasında yapı “Zülmiye” adıyla anılmaya başlandı. Bu arada İstanbul’un yangınları etkisini burada da göstermiş, büyük emeklerle oluşturulmaya çalışılan anıt artık tükenmeye yüz tutmuştu. Böylece 1660 yılına gelindi. Dönemin mimarı Mustafa Efendi, IV. Mehmet’in anası Hatice Turhan Sultan’a bir fırsatını bulup durumu şöyle açıkladı:

“Mezbelelikte harap yatması din ve devlete layık değildir. Yarısı yapılmış, pencerelerine kadar bitmiştir. Tamamlanmasına çalışılırsa devri kıyamete değin  duayi hayra mahzar ve mağfiret olunur.”

Bu uyarılardan sonra tekrar yapımına başlandı. Mimar Davut Ağa’nın planına bağlı kalındı. Değiştirilmedi hiçbir şey. Mimar Mustafa Ağa’nın yanı sıra bina eminliğini Elhac İbrahim Ağa üzerine aldı. İlk kez işe, yapıyı saran Yahudi evlerinin kaldırılmasıyla başlanıldı. Onlara Hasköy’de yeni evler verildi. Elde edilen geniş alana ek yapılar yerleştirildi. Böylece cami ve diğer yapılarla İstanbul’da yeni bir büyük külliye meydana geliyordu. Daha önce Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet yapılar topluluğunda denenen düzen, biraz değişikliğe uğramasına rağmen, burada da uygulama alanı buluyordu. Bu yüzden çarşısı önem kazandı, yapıldığı yıldan bugüne değin. Gün geldi geride yarım yüzyılı aşkın zaman unutuldu. Yapılar son taşına değin tamamlandı. Bir bakıma o dönemde bu büyük bir olaydı. Halkın “Zülmiye” diye ad koyduğu bir yapı bitirilmişti. 1663 yılının bir Cuma günü Hatice Turhan Sultan, oğlu IV. Mehmet başta olmak üzere bütün ileri gelenleri çağırdı. Birlikte namaz kılındı. Valide Sultan namazdan sonra başta padişah olmak üzere bütün çağrılılara armağanlar dağıttı. Ayrıca saraya dönerken halka çil akçeler serpti. Bu arada bina emini İbrahim Ağa’ya da beş kese akçe ile bir samur kürk verdi.

Bir kadınla başlamıştı yapının serüveni, bir kadınla tamamlanmıştı, geçen zaman ne olursa olsun. Davut Ağa başlamıştı yapıya, devam etmek ve bitirmek başkalarına düştü. Bu el değiştirmeler fazla etkilemedi varılacak sonucu. Yine de Klasik Osmanlı Mimarlığı’nın bir ilginç yapısı, önemli bir noktada yükselmesini bildi. Bugün diğer Klasik Osmanlı dönemi yapılarına gözlerinizi gezdirip bu yapıda karar kılarsanız, görürsünüz aralarındaki yakın ilişkiyi, geçen uzun yapım yıllarına rağmen
“Bu büyük yapılar topluluğundan ne kaldı, ilk şekli nasıldı?” diye soru açarsınız, değinecek çok nokta var bu yapılar arasında. İlk değinilecek geniş avlusudur. Bir zamanlar etrafı dış avlu duvarıyla sınırlanmıştı. Değişik büyük kapılardan girilirdi avluya. Kentin gürültüsü, ticaret ile birlikte oluşan gürültü, pek içeri sızmazdı. Bir bakıma avlunun amacı da buydu. Gürültüye yer olmamlıydı. Gravürlerin hemen hemen çoğunda görülebilen bu süslü kapılar zamanla yıkıldı.

Mısır Çarşısı onarımı sırasında kalan parçaları ve bir kapısı tamamen kaldırıldı. Kaldırılan her parçayla birlikte gürültüler gittikçe büyür oldu. Gün geldi gürültü, bu yapılar için olağan bir duruma geldi. Oysa özenip bezenip tamamlamaya çalışan mimarlar, çarşının camiye bakan cephelerine bile dükkan koymaktan sakınmışlardı. “Gürültüler iç duvarlarına çarpıp içerde kalsın” diye.

“Avlunun dışında ne özellikler taşırdı bütün bu yapılar topluluğu?” diye yeni bir soru belirebilir düşüncelerinizde. Değinelim kısaca onlara da. Özellikle cami, Mimar Sinan’ın Şehzade Camii ile başlayan, Sultanahmet Camii ile tekrarlanan ortada bir kubbe, yanlarda dört yarım kubbe, köşelerde dört küçük kubbeden oluşan bir yapı tipini tekrarlıyor. Yeni Cami bu tür yapıların en belirgin örneklerinden biri. Her şey dört kalın ayağın üzerine oturmaktadır. Duvarlar, bittiği yılların özelliğini taşıyan çinilerle bezenmiş, Mustafa Çelebi’nin yazılarıyla donatılmıştır. Bunların dışında ışık belirli oranda yazıların, çinilerin üzerine vurur, her şey bütün açıklığıyla ortaya çıkmaz.

Bu yapının oldukça loş iç görünüşünden sonra, avluya çıkıldığında bizleri karşılayan, suları ağır aksak akan şadırvandır. Bunun dışında yapının yanlarındaki musluklar, suyun tekrar göründüğü yerlerdir. Hazır dışarı çıkmışken, soğuk kış günlerinde altından geçerken yürüyüşünüzü hızlandıracak kadar rüzgarın gücünün göründüğü kemerli bölümün üstündeki yapının yolunu ararsınız, kapısının kemerden oldukça uzakta olduğunu görürsünüz. Türk mimarlığının ve Eminönü meydanının bu ilginç, denize bakan yapısı Kasrı Hümayun’dur. Büyük bir sofası, ikisi ocaklı olmak üzere üç odası vardır. Duvarları ise Türk çiniciliğinin en ilginç örnekleriyle kaplıdır. Her haliyle eskiden yaşanılan, oturulan bir mekanın bütün inceliklerini sunar gezenlere. Ne de olsa yaptıranlar bizim gibi eskinin eli fileli, yaşama zorluklarıyla dolu kişileri değildi.

Bu kadar zengin görünüşlere kaptırmadan kendimizi, dışarı yönelirsek, kapıdan çıkar çıkmaz yolun öbür tarafında, arzuhalcilerin arkasında bir büyük türbe dikkatimizi çeker. Bu 1683’te ölen Hatice Turhan Sultan’ın türbesidir. Ondan başka niceleri yatmaktadır içerde. IV. Mehmet, II. Mustafa, III. Ahmet, III. Osman, I. Mahmut, şehzadeler ve diğerleri. Çevre duvarlarına, değişik özellikte bezemeleri bulunan çeşmeler eklenmiştir zamanla. Bir de III. Ahmet’in yaptırdığı kütüphane binası. Yapılan esas anıtsal çeşmesi ise biraz ilerde geniş saçaklarıyla bir köşeyi doldurur. Aradaki bölümde, bugün bir banka binasının bulunduğu yerde, darülhadis ve mektebi vardı. Yıkılmıştır, banka binası yapılsın diye.

Bütün bunlardan sonra bir büyük parçası kaldı bu yapılar topluluğunun, hepimizin iyi bildiği bir parçası:Mısır Çarşısı adıyla bilinen parçası. Eski tip dükkanlarında çeşitli bitkiler, kuru çiçekler, tohumlar, ağaç kabukları, baharatlar satılan çarşısı. İçeri girdiğinizde iki sıralı dükkanlarından burnunuza değişik kokuların geldiği, satılanların sıra sıra kavanozlarda, kutularda yer aldığı çarşısı. Onarımdan sonra yerlerini başka türlü dükkanlara bırakan çarşısı. Çok şeyin değişmesine rağmen Mısır Çarşısı bugün de bazı özellikler taşır. Dışında manavlar, akvaryum satıcıları, kasaplar, içinde devamlı indirimli yiyecek satıcıları, renkli neon lambaları, lokantalar, ince ince pastırma kıyanlar, kuyruklarda bekleyen ihtiyar, orta yaşlı insanlar…

Yeni cami ve çevresi yaşamın farklı odaklandığı yerdir. Hızla değişen koşullara rağmen önemini korur. Bugün bir şey mi yazdıracaksınız, ister istemez arzuhalcilerin boş oturanlarından birine yaklaşırsınız. Amacınızı kısadan anlatmanız yeter. Gerisini onlar getirirler, daktilolarının bazı harfleri yeterince vurmasa da. Size kenarda alçak bir sandalyede oturmak düşer sadece. Eğer devletten bir dileğiniz yoksa, mutlu bir yurttaşsanız setin üzerinde boy boy dizilmiş halk ozanlarının, kahramanlarının resimli kitaplarına bakabilirsiniz. Yok bir yaştan sonra işi balıklara, akvaryuma dökmüşseniz, her türlüsü vardır camiyle çarşı arasındaki parkın kenarına yerleşmiş dükkanlarda. Yok bütün bunlardan yana değilseniz, yazın sıcaktan kurtulmak dileğindeyseniz gidip güzelim kemerin altında durun. Bir de tazesinden simit bulursanız İstanbul’un değişik havasını biraz yakaladınız demektir. Eğer ikide bir kuşlara darı attırmak zorunda bırakan çocuklar sizi yakalamamışsa. Üstelik yalnız da değilsinizdir, akşama kadar alışveriş yapmış ihtiyarlar, biraz ilerdeki merdivenlerde dinlenmektedirler. Bir yandan da yanaşan kalkan vapurlara, yeni kurulan üst geçitten inip çıkanlara bakarak…

Böyle yerdir Eminönü ve onu oluşturan yapıları. Uzun bir zaman almıştır, burada boy göstermeleri. Tıpkı Taksim’deki günümüzün bir yapısı gibi. Dura kalka zaman içinde boy vermiştir, tamamlanmıştır. Eminönü’ne bütün özellikleriyle gelip oturmasını bilmiştir. Bu kente yaraşır biçimde, yaşamına gerektiğince girerek…


Anadolu Kentleri,

Anadolu’nun Kenti İstanbul

Prof. Dr. METİN SÖZEN